AŞIRIYA GİDENLERİN HALİ

AŞIRILIĞIN ÖRNEKLERİ

1- İbadet: İslam dininin yüzde yüz onayladığı insani değerlerden biri "ibadet"tir. Burada kastedilen özel anlamda ibadettir.[26] Yâni Allah'la halvet etme, O'nu anma, yakarma ve O'na hamd-u senada bulunmadır; İslami asıllardan olan namaz, dua, gece namazları vb. ibadetler gibi İslam'ın bir parçası olan ve dinden tecrit kabul etmez İslami değerlerdir kastedilen.

Evet ibadet gerçek bir değerdir. Ancak dikkatli davranılmaması halinde bir de bakarsınız ki toplum bütünüyle sırf bu değerin çekimine kaptırmış kendisini ve İslam yalnızca ibadet etmekten, camiye gitmekten, müstehap namaz kılıp, müstehap gusüller almaktan, dua ve tespihten ve güzel sesle Kur'an okumaktan ibaret oluvermiş?... Neticede toplum öyle bir çekimin yörüngesine girmek ve aşırıya kaçmakla diğer değerlerini kaybetmiş olur; toplumdaki değerler menfileşmeye, sonra da "çirkinleştirici bir değişime" uğramaya başlar. Nitekim İslam tarihinde böyle akımın moda olduğu vakidir! Tertemiz insanlar, hiçbir garaz ve kötü maksatları olmaksızın kendilerini bu akıma kaptırmış ve neticede dengelerini yitirmişlerdir. "Ben insanım, Allah-u Teala beni insan olarak yaratmıştır, melek olarak değil; melek olsaydım öbür taraftan gitmem gerekirdi..." diyememişlerdir. İnsan, varlığındaki muhtelif düşünceleri geliştirmesi gerektiğini, üstelik bunları uyumlu ve dengeli bir şekilde bir arada bulundurmanın şart olduğunu kavrayamamıştır.

Bir gün Hz. Resulullah'a (s.a.a) gelip "Ashabınızdan bazı kimseler kendilerini bütünüyle ibadete vermişler, dediler." Resul-i Ekrem (s.a.a) bu haberi duyunca pek rahatsız oldular hemen camiye gittiler, içeriye girer girmez "Ne oluyor bazılarına?" dediler sert bir ifadeyle "Duydum ki ümmetim arasında böyleleri türemiş... Ben sizin peygamberiniz olduğum halde böyle davranmadığımı görmez misiniz? Ben hiçbir zaman bütün gecemi sabaha kadar ibadetle geçirmem, gecenin fazla bir kısmını uyku ve istirahatla geçiririm, Ben ailemle ilgilenir, haklarını eda ederim. Asla her günü oruçla geçirmem; bazı günler oruç tutar ve bazı günlerse mutlaka oruç tutmam, bu yolu tutturup gidenler benim sünnetimden çıkmışlardır!..."

Evet... İslami değerlerden birine olan aşırı eğilimin diğer İslami değerleri unutturduğunu ve ümmetinin herhangi bir cazibeye kapılarak bir yörüngede şartlandığını gören Hz. Resul-i Ekrem (s.a.a) derhal olaya müdahale etmekte ve bunun İslam ve sünnette yeri olamayacağını duyurmaktadır.

Amr İbn-i As'ın Abdullah ve Muhammed adlarında iki oğlu vardı. Bunlardan birisi tıpkı babasına çekmişti; dünya malına, mevki ve makama tapardı. Amr İbn-i As Muaviye ve Hz. Ali (a.s) hususunda oğullarıyla meşverette bulunduğunda Abdullah "Ali'yi destekle, o hak üzeredir" der, Muhammed ise "Ali'den hayır yok, iyisi sen Muaviye'den yana çık" diye tavsiyede bulunurdu ona.

Abdullah'ın ibadete aşırı düşkünlüğü vardı. Hz. Resul-i Ekrem (s.a.a) döneminde Abdullah bir gün peygamberle yolda karşılaştı; Hz. Resulullah (s.a.a) "Abdullah" buyurdular "Senin geceleri sabaha kadar ibadetle geçirdiğini, gündüzleri de hep oruçlu olduğunu söylediler bana, ne dersin?" Abdullah "Evet ya Resulullah, doğru söylemişler, öyledir" diye cevap verdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.a) "Ama ben böyle yapmıyorum, bunu kabul etmiyorum, doğru değildir." buyurdular.

Toplum kimi zaman da zühde kayar ve bu boyuta aşırı temayül gösterir. Evet, zühdün İslami değerlerden biri olduğunda şüphe yok, son derece faydalı ve fevkalade müsbet etkileri bulunan bir değer olduğu da su götürmez bir gerçek... Bir toplumun, bu değere sahip olmaksızın saadete kavuşması, ya da bu değeri taşımaksızın İslami bir toplum sayılabilmesi mümkün değildir. Ancak, bizzat bu değer de kimi zaman bütün toplumu her şeyiyle kendisine müteveccih kılarak diğer bütün değerleri unutturmakta ve her şeyi kendisine münhasır kılıp kendisinden başka hiçbir değere hayat şansı tanınmamasına sebep olabilmektedir. Takvada aşırıya kaçmanın bir neticesidir bu... Aşırıya kaçılması durumunda benzeri menfi bir neticeye sebep olan diğer bir değer de "insan sevgisi" ve "topluma hizmet verme" yönündeki temayüldür.

2- İnsanlara Hizmet: İslam'ın da teyid ettiği gibi gerçekten her şeyiyle insani bir duygu ve insanca bir değer olan esaslardan biri de Allah kullarına hizmet etmektir.

Hz. Peygamber-i Ekrem (s.a.a) bu konuda sayısız tekid ve işaretlerde bulunmuşlardır. Kur'an-ı Kerim de aynı meselenin ehemmiyetine defalarca değinmiş, insanların birbiriyle yardımlaşması ve sosyal işbirliğinde bulunması hususunda sarih hükümlerini bildirmiştir: "Yüzlerinizi doğuya, batıya çevirip durmanız hayır sayılmaz ki; hayır ve itaat sahipleri Allah'a inanan; son güne, meleklere, kitaba ve peygamberlere iman eden, Allah sevgisiyle yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, isteyenlere ve esirlere mal veren, namaz kılan, zekat veren, ahdettikleri zaman ahdlerine vefa eden, sıkıntı ve şiddet vakitlerinde sabreden kişilerdir. Onlardır sözleri doğru olanlar, onlardır sakınanlar..."[27]

Görüldüğü gibi Kur'an-ı Kerim halka ve insanlığa hizmeti büyük bir değer olarak kabul etmektedir, bu değeri inkara kalkışmak imkansızdır. Fakat kimileri şair Sa'di gibi "İbadet, halka hizmettir, başka bir şey değil! diyebilmektedir. (Sa'di'nin amelde böyle olmadığını, bunun şiir dili olduğunu da hemen belirtelim) ancak meseleye böyle yaklaşanların kabul ettikleri slogana bir örnek vermektir amacımız. Halka hizmeti her şeyin üzerinde tutan ve diğer bütün değerleri nefyeden bir zihniyettir bu; yâni "varsa yoksa halka hizmet" anlayışı!!

Kimileri, ibadetin değerini inkar etmek istemektedir; zühd, takva, ilim, cihad vb gibi İslam'da mevcut olan fevkalade yüksek insani değerlere bir butlan çizgisi çekmek ve bunları yaşanılan hayatın dışına itmek istemektedir. Onlara göre her şey hizmetten ibarettir, başkaca insani bir değerden söz edilmez!..

Bugün özellikle bazı aydınlarımız fevkalade muazzam bir mantık neticesi keşfettiklerini sanarak mal bulmuş mağribi gibi bu keşiflerine dört elle sarılırlar, "insaniyet", "insancılık" ve "insan sevgisi" gibi adlar verdikleri bu değeri bütün değerlerin üzerinde tutarlar.

Ne demektir "insancılık"? Nedir insan sevgisiyle kastedilen şey?

İşte: Hakka hizmet, halkçılık... İyi, tamam; halka hizmet edelim, ama halk kimdir?

İnsanlara hizmet etmek Allah'ın kullarına yardımcı olmak elbette güzel bir şey, hatta insanlık ve İslamlık görevidir de bu.

Fakat burada "hangi insanlar?" diye sormak gerekmez mi?

Bu hizmet, söz konusu insanların "kim" ve "nasıl" oluşuna "nasıl bir insan" ve "nereye kadar insan oldukları"na bakılmadan mı yapılacaktır?

Meseleyi biraz daha açalım:

Farzedelim ki Allah kullarının, yâni halkın karnını doyurduk, üst-başını düzelttik, doyurup giyindirdik... Ya sonra? Çünkü işin buraya kadarı insanın hayvani yönüne hizmetten ibarettir; yâni henüz insani değil hayvani bir hizmet güdülebilmiştir ancak... Biz bütün değerleri "Allah kullarına - halka- hizmet" ten ibaret bilir ve her şeyi bu değerin tekeline verirsek; Allah kullarına verdiğimiz değer bu kadardan ibaret olur ve bu hizmetle "insanlığa olan borcumuzu ifa" etmiş olduğumuzu zannedersek; ne kendimiz ne diğerleri için başkaca hiçbir değer ve liyakate kail olmazsak bütün halk bir "koyun sürüsü" ve Allah kulu onca insan yalnızca mesela bir "at sürüsü"nden ibaret olmuş olmaz mı?

Bu durumda "insancıllık" ve "insan sevgisi" adına ortaya atılarak yaptığımız bütün iş bir hayvan sürüsünün karnını doyurup üzerini giydirmektir; hepsi bu!

İnsanların ekmek, giyim vb. geçim meselelerinin hallini küçümsüyor ya da gereksizdir diyerek reddediyor değiliz; hayır, bu da gereklidir ve yapılmalıdır. Ancak işin aksak tarafı insanın varabileceği en yüce amacı "karın doyurmaktan ibaret sayıp onu bir hayvan mesabesine indirgemek ve bütün "insani amaç ve değerler"i bir lokma ekmekte hülasa ederek insanı bu hayvani merhalede "işte son durak" diyerek durdurmak ve kendi haline bırakmaktır.

O zaman bizim başarabildiğimiz o yüce hizmet kendimiz gibi hayvanlara yardımcı olmaktan; ve diğerlerinin varabilecekleri en üstün değer ve yapabilecekleri en yüce şey de bizim gibi hayvanlara hizmetten başka ne olacaktır?

Hayır, bu kabul edilemez...

İnsana hizmet, yüce bir değerdir; ama insaniyeti olan insana ve insanca olmak şartıyla!... Bunu her zaman belirtmişimdir; Patris Lumumba da insandır, Musa Çumbe de! Eğer mesele insana sırf insan olduğu için hizmet etmekse ve "o da insandır, bu da; o da Allah'ın kuludur, bu da!" denilecekse o zaman ne diye bu ikisi arasına fark koyuyor, ikisini birbirinden ayrı görüyoruz ki?

Maksat sırf insana, yalnızca halka hizmet etmiş olmaksa o zaman Muaviye'yle Ebuzer'in ne farkı kalır birbirinden? İkisi de insan, ikisi de halktan değil midir?!

Hayır, kabul edilemez bu!... Daha önce bahsi geçen diğer meselelerde de olduğu gibi burada da ifrat ve aşırılık vardır...

3- Hürriyet: Bu konuda verilebilecek örneklerden biri de hürriyettir, özgürlük değeridir. Hürriyet en yüce ve en büyük insani değerlerden biridir; başka bir deyişle insanın maneviyatı ve onun hayvani boyutunun ötesindeki şeyler demektir. Hürriyet de bir değerdir insan için; maddi değerlerin üstünde bir değer hem de! Dikkate değer bir noktadır gerçekten; insanlık mayasından zerrece nasibi olanlar aç ve çıplak kalmaya, en zor şartlar altında yaşamaya razıdırlar, ama bir insanın esiri olmaya, mahkum olarak yaşamaya asla...

Hür yaşamayı her çeşit esarete tercih ederler...

"Kitapname-i Danişverân" adlı kitapta gayet ilginç bir hikaye anlatılır. Bilindiği üzere ne yazık ki Ebu Ali Sina bir ara vezirlik yapmıştır.[28] Hikayeye göre:

Ebu Ali Sina görkemli vezir esvapları içinde debdebe ve şaşaayla giderken bir lağım temizleyicisine rastlar. Adamcağız o sırada bir lağım kuyusunu boşaltmakla meşguldür. Dehası gibi kulakları da keskin olan Ebu Ali Sina, lağım temizleyicisinin kendi kendine mırıldandığı şu türküyü duyar:

"Hatırını sayar, kıymetini bilirim ey gönül

Hoşça vakit geçirmen ne de hoş gerçekten...,

Bu cümleleri duyan Ebu Ali Sina gülmekten kendini alamaz; adam hem en pis işle uğraşıyor hem de günlüne çok hoşça vakit geçirttiğini söyleyerek nefsini minnette bırakıyordu!

Ebu Ali Sina atını durdurup adama seslenir: "El Hak, gönlüne hoşça vakit geçirmedesin hani!.. Bundan iyisi can sağlığı!.. İnsaf be adam!" der.

Onun giyim kuşamını, debdebe ve ihtişamını anlamıştır; sultanın veziridir, karşısındaki... Hiç çekinmeden "Ben bu mesleği, senin gibi başkalarına kulluk etmemek için seçtim" der Ebu Ali Sina'ya; "Hür bir lağım temizleyicisi olmak, senin şu andaki durumunda bulunmaktan, hatta dünyanın bütün nimetlerinden daha evladır!.. Çünkü kula kulluk etmedesin sen, kulun hükmüne mahkumsun alt tarafı!..."

Derler ki Ebu Ali Sina bu sözler karşısında mahcubiyetten mum gibi eridi, bütün vücudunu ter bastı; bu mantıklı söz karşısında verecek hiçbir cevap bulamamıştı çünkü. Bu yüzden hemen oradan ayrıldı.[29]

Nasıl bir gerçektir bu?! Ne demek vezirlik karşısında lağım temizleyiciliği?! Adam onca debdebe ve şaşaayı; dizili sofralar, koşulu atlar, el pençe divan duran hizmetçiler ve uşakları elinin kenarıyla itecek ve hürriyet namına lağım temizleyiciliğini bu hayata tercih edecek, öyle mi?!

Henüz topraktan sıyrılamamış, dünya ve dünyalıktan kopamamış hayvani mantıkta bu gerçeğe yer yoktur!... O mantık kabul edemez bu gerçeği, çünkü kavrayamaz!..

Hürriyet elle tutulur, gözle görülür bir nesne midir ki? Böyle bir meslekte hürriyetten nasıl dem vurabilir insan?

Hayır; hürriyet, duyu organlarıyla algılanamaz ve bu mesleğe münhasır da değildir elbet; ama insanoğlunun bilinçli yüksek vicdanı nezdinde hürriyet, lağım temizleyiciliğini esarete tercih ettirecek kadar aziz ve değerlidir!

Hürriyet hakikaten insani bir değerdir, büyük bir değer hem de... Bazı toplumlarda bütünüyle unutulmuş, gözardı edilmiştir maalesef...

Ancak kimi zaman da bunun tam tersi olmakta ve bu duygu insanoğlunda öylesine uyanıp öylesine şahlanmaktadır ki her şey "hürriyet" oluvermekte, her şey "hürriyet"le tabir edilmekte ve bütün değerler, hatta insan ve insanlık bile bir anda "hürriyet"le yorumlanır olmaktadır! Diğer değerler bütünüyle hasır altı olmakta ve "hürriyet" bütün kıymet, ölçü ve değerlerin yerine ikame edilmektedir.

Bu anlayışta hürriyetten başkaca bir "değer"e hayat hakkı tanınmaz...

Adına hürriyet denilen bir değer -öylesine ölçü ve hadle- sahneye gelir ki; kendisinden başka her şeyi silip süpürüp atar, başkaca değer tanımaz, diğer bütün değerler onunla -hürriyet- yok olup gidecek bir şekilde gündeme getirilmiştir çünkü.

Bu hususta zikredebileceğimiz diğer bir örnek de "adalet"tir, "hikmet" ve "irfan" gibi,değerler için de aynı şey söylenebilir...

4- Aşk: Kimileri aşk üzerinde pek fazla durur mesela, her şeyi aşka münhasır kılar. İrfan ve tasavvuf edebiyatında, irfanla ilgili gazellerde işlenen yegane konu "aşk"tır; "aşk, yegane insani değermişçesine ele alınır tasavvufçularda:

"Şöyle bir görünüverince O, meleğin, "Aşk'a sahip olmadığı anlaşıldı."

Melek bilmedi "aşk"ın ne olduğunu

Bilmek istiyorsa eğer- İnsanın toprağına dökülen o gülsuyundan içmeli bir yudum en azından. İrfan ehli ve tasavvufçular, aşktan başka değer tanımazlar, hatta akla bile önem vermezler; önem vermemekle de kalmaz, akla karşı çıkarlar. İrfan ehli, akla karşı savaş açmışlardır. Bakınız Hafız ne diyor:

"Arif, meydeki gizli sırrı keşfetmiştir

 Herkesin renginden, her yakutun kızıllığından anlar ne cevher olduğunu.

 Gül bahçesinin ne olduğunu seher kuşu bilir ancak.

İki satır okuyan herkesin bileceği mâna değildir bu

 Ey akıl defterinden aşk ayetini öğrenmeye çalışan,

Bunca araştırmadan sonra korkarım "bilmiyor oluşundan başka bir şey öğrenemeyeceksin!"

Şiirde geçen gül bahçesinden maksat, kemallerin bütününün zatı, yâni zat-ı Hak'tır. Şiirin sonunda ise Ebu Ali Sina'ya hitap edilmektedir, bilindiği gibi İşaretler'in sonunda aşktan söz eder; esasen insan ve insanlık bütünüyle "aşk" oluvermiştir artık. Akılsa "ayak bağı" ve "köstek"ten ibaret olduğundan tamamen reddedilir... Kimi zaman da tersi olur bunun; yâni bu sefer de "akıl" ve "düşünce" gelir sahneye; akıl ve düşünce her şey oluverir. Nitekim Ebu Ali Sina, bu konular gündeme geldiğinde "Bırakınız bunları, bunlar hayale benzer şeyler, akıl bineğiyle ilerlemek lazım..." der.

Evet... Bütün bunlar, insanda mevcut olan türlü değerlerdir; akıl, aşk, sevgi, adalet, hizmet, ibadet, hürriyet vb. değerlerin hepsi de vardır insanda, hepsi de insani değerlerdir.

O halde hangi insan "kamil insan"dır şimdi?..

Tam anlamıyla ve sırf "abid" olan mı ?

Yoksa sadece halis bir "zahid" olan mı?

Tam bir mücahit olan mı yoksa?

Ya da:

Tam anlamıyla hür olan?

Tam anlamıyla aşık olan ?

Tam anlamıyla akıllı olan?

Hangisi?

Bu insanlardan hangisi "kamil insan"dır? Hangisi "kemale ermiş olan örnek insan"dır?

Evet, tek başına hiçbirisi kamil insan değildir bunların...

Kamil insan, bütün bu değerleri bir arada taşıyan ve bütün bu değerleri benliğinde geliştirebilmiş olan insandır; mükemmel insan bütün bu değerlerin, bünyesinde, en iyi şekilde ve aynı zamanda yekdiğeriyle uyumlu ve dengeli bir şekilde geliştiği kimsedir... Hz. Ali (a.s) gibi...

Yorum (1) Yorum yaz!

DENGE VARLIK ALEMİNDE

DEĞERLERİN OLGUNLAŞMASINDA
UYUMUN GEREKLİLİĞİ

İnsanın kemali denge ve teadülünde saklıdır, yâni yapısında mevcut bulunan onca yetenekler arasında meydana getireceği dengedir onun kemali. Kamil insan, yapısındaki onca yeteneklerden yalnızca birine eğilim göstermez, diğer yeteneklerini ihmal edip herhangi bir yeteneğine önem vererek yalnızca onu geliştirmez, kamil insan bütün yeteneklerini gereğince kullanıp onları uyumlu ve dengeli bir şekilde geliştiren insandır. Ulema "Esasen "adl"in hakikati de denge ve uyumdur" der. Uyum diyoruz; çünkü insanın kemale erebilmek için bütün yeteneklerini kullanması ve bunların hepsini geliştirmesi yetmez; bu kullanım ve geliştirimin uyumlu olması da şarttır:

Meselenin daha kolay anlaşılabilmesi için basit bir örnekle başlayalım işe: Bir bebeği ele alınız; gelişme çağında bulunan bu bebeğin vücudu, kolları, elleri, ayakları, başı vardır; başında gözleri, kulakları, ağzı, burnu, dişleri vardır; bu dış organların yanında iç organları vs. vardır. Şimdi sağlam bebeği tanımlayalım: Bütün organları uyumlu ve dengeli bir şekilde gelişmiş olan bebek sağlam bebektir. Şimdi bir de şu karikatürlerde çizilen bir tip düşünelim; burnu fazlaca gelişmiş bir insan mesela... Vücudunun diğer organları gelişmemiş de, yalnızca burnu gelişmiş olsun... Vücuduyla eşit büyüklükte bir burun... Ya da gözleri veya kafası gelişmiş, ancak, bedeni gelişmemiş olsun... Bedeni gelişmiş de kafası gelişmemiş vs. Böyle birisi, evet, gelişmiş olabilir; fakat uyumsuz ve dengesiz bir gelişmedir bu.

Kamil insan, bütün insani değerleri birlikte gelişmiş olan insandır, gelişmemiş bir değeri kalmamıştır. Bütün değerleri ve boyutları yekdiğeriyle uyumlu ve dengeli bir şekilde gelişmiş, neticede her yönüyle mükemmellik kazanmıştır, kamil insan budur işte! Kur'an bu insanı "imam" olarak tabir eder:

"O zamanlar Rabbi, İbrahim'i bazı sözlerle sınadı. O, bunları yerine getirip tamamlayınca dedi ki: Ben seni insanlara imam edeceğim. İbrahim, soyumdan da imam kıl, dedi. Allah: "Benim ahdim zalimlere erişmez" buyurdu."[20]

Evet... İbrahim (a.s) bir çok ilahi sınavları başarıyla geride bırakıp da bütün bu imtihanlardan gerekli notu aldıktan sonra İmam oldu. Üstelik bir değil, iki değil... Pek çok sınavdan geçti. Onun oğlu İsmail'i (a.s) Allah yolunda kendi elleriyle kesip kurban etmeye hazırlanması, bu ilahi imtihanlardan biriydi yalnızca...

Bunun Allah emri olduğunu öğrenir öğrenmez hemen icrası için hazırlandı; ancak fiilen amel safhasına gelince "İkisi de buna boyun eydiler, alnını toprağa koydu."[21] İbrahim oğlunun başını kesmek; İsmail de kurban olmak için hazırlanınca Allah-u Teala hükmünü bildirdi:

"Ona seslendik: Ey İbrahim! Rüyana sadık çıktın, biz de iyilik edenleri mükafatlandırırız. Muhakkak ki bu senin için apaçık bir sınamaydı..."[22]

Evet... Ey İbrahim, amel buraya kadar... Bizim istediğimiz buraya kadardı... Yâni gerçekten oğlunu kesmeni istememiştik senden; maksadımız seni sınamak ve emrimiz karşısında göstermiş olduğun itaatin hangi raddeye kadar tezahür edeceğini ortaya koymaktı.

Neticede ateşe atılmak, öz oğlunu kurbangaha götürmek vb. daha nice imtihanları başarıyla geride bıraktıktan sonra "...Muhakkak ki İbrahim tek başına bir ümmetti, Allah'a karşı itaatli ve hanifti, müşriklerden değildi..."[23] hitabına liyakat kazanma ile bir kavme, bir millete karşı tek mertebesine ulaşmaktadır: "Biz seni imam kıldık insanlara..."[24] Kur'an-ı Kerim bu buyruğuyla "Sen şimdi insanlara imam olacak, örnek, öncü, rehber ve numune olacak bir merhaleye vardın"; başka bir deyişle "Sen kamil bir insansın artık, kemale ermek isteyenler seni örnek almalı ve sana benzemeye çalışmalıdırlar" demektedir Hz. İbrahim'e (a.s)...

Hz. Ali (a.s) de kamil insandır; çünkü bütün insani değerler gelişmiş ve kemale varmıştır onda, gelişmeleri doruğunda ve yekdiğeriyle uyumlu ve dengeli olmuştur; her üç şartı da kendinde topladığından kamil insan diyoruz ona. Yâni bütün insani değerler en mükemmel haliyle ve yekdiğeriyle dengeli bir şekilde gelişmiş, neticede kemale ermiş demektir. Bu denge ve uyumu diğer bir örnekle açıklamaya çalışalım.

Denizlerdeki med ve cezir olayını bilmeyen kalmamıştır bugün; ayın tesiriyle yeryüzündeki denizler sürekli bir med ve cezir olayı yaşar, bir o yana, bir bu yana çekilirler.[25] İnsan ruhu ve haliyle toplumlar için de böyle bir med ve cezr olayı söz konusudur; insan ruhu sürekli bir med ve cezr halindedir, bir oyana, bir bu yana... Toplum da böyledir; bir cihetten diğerine, bir haletten öbürüne doğru hareket halindedir hep; bu olay kişilerin, ya da olayların akışı neticesinde vuku bulur. Ancak biz meselenin bu boyutuyla ilgilenmeyeceğiz burada, söz konusu hayvani çekimler ve maddi cazibe ve etkileşimler şimdilik konumuz haricinde yer alan bahisler durumundadırlar.

Hatta insanoğlunun insani değerleri için de kimi zaman aynı durum söz konusu olabilmektedir. Mesela kimi insanlar vardır ki eğilimleri gerçekten insanidir, insanca temayülleri vardır, fakat bu temayüllerden yalnızca birinin çekimine kapılır ve öylece ilerleyip giderler, diğer insani değerleri bütünüyle ihmal edip unutuverirler. Böyleleri tıpkı daha önce de sözünü ettiğimiz gibi yalnızca kulağı, gözü, burnu veya herhangi bir uzvu gelişmiş, diğer bütün uzuvları geri kalmış olan karikatür insanlara benzerler. Toplumlarda görülen sapma ve yozlaşmalarının ana sebebi genellikle uyumsuzluk ve dengesizlikten kaynaklanır. Bir toplumun bütün fertleri yalnızca batıl yolda oluş yüzünden sapmaz; yâni toplumdaki bütün sapmaların esas nedeni sırf batılda olma değildir her zaman... kimi vakit insanlar bir "hak" da ifrata kaçtıkları, bir doğruda aşırı gittikleri için saparlar- (ki genellikle toplumlar için böyle olmaktadır.) ve fesada bulaşırlar.

Yorum (0) Yorum yaz!

İnsan Melek Hayvan

İNSANIN KEMALİ İLE DİĞER VARLIKLARIN
KEMALİNİN FARKLI OLUŞUNUN SEBEBİ

Meleklerin varlığından bizi agah(bilgili) kılanlar; onların halis akıldan, halis "düşünce"den yaratıldıklarını haber vermişlerdir. Yâni topraktan gelmiş olanların özelliklerini taşımazlar; maddi, şehevi, asabi vb. boyutları yoktur meleklerin... Hayvanlarda da böyle bir "halis"lik vardır, ancak onlar meleklerin tam tersidirler, yâni sırf "topraktan"dırlar ve Allah-u Teala'nın Kur'an'da" ilaahi ruh" adıyla zikrettiği ruhtan tamamen mahrumdurlar. Hem meleklerin hem hayvanların sahip olduğu her şeye sahip olan tek yaratık insandır, hem melekutidir o, hem mülki; bu ikisinin terkibidir. Usul-ü Kafi'de rivayet olunan bir hadis-i şerifin tabiriyle insan hem ülvi, hem süfli bir yaratıktır.[17] Ehl-i Sünnet ravilerince beyan edilmiş pek çok rivayette de aynı tabir geçer. Keza Mevlana bu hadis-i şerifi şiir kalıbında beyan etmiş ve çok güzel bir ifadeyle her iki kelimeyi de -ülvi ve süfli- Mesnevi'de şöyle kullanmıştır:

"Hadis-i şerifte şöyle buyurulur: Yüce yaratan, mahlukat-ı alemi üç türlü yaratmıştır.

Bunlardan bir bölüğü sırf akıl, bilgi ve cömertlikten yaratılmıştır; bunlar meleklerdir, secdeden -Allah'a itaatten- başka şey bilmezler.

Mayalarında heva ve hevesten, hırs ve tamahtan eser yoktur; Allah aşkıyla yaşayan mutlak nurdurlar.

Diğer bölük ise bilgi denilen şeyden tamamen yoksundur hayvan -misali- işte; otlayıp semirir yalnızca...

Ahırdan ve attan başka hiçbir şey görmez gözü: ne kötülüğün ne olduğunu bilir, ne de üstünlüğün...

Üçüncü bölüğüyse insanoğlu teşkil eder. Yarısı melek, yarısı eşektir onun.

Eşek olan yarısı "süfli"liğe temayüllüdür, diğer yarısı "ülvi"liğe eğilim gösterir.

Çatışmada bu ikisinde hangisi üstün gelirse odur o insan..."

Evet... Mevlana'nın şiire döktüğü bu hadis-i şerifte de buyurulmuş olduğu gibi mahlukatın bir bölüğü mutlak nurdan, diğer bir bölümü de öfke ve şehvetten yaratılmıştır. İnsan ise bir karışımdan ibarettir; kamil insan, kamil hayvandan farklıdır, mesela ideal ve mükemmel bir atın kemali ile -kamil insan- kemalleri- farklıdır. Kamil insan, kamil melekten de farklıdır. Kamil insanın bu farklığının sebebi, yukarıda da belirtmiş olduğumuz "zatındaki terkip"den, yâni özü itibarıyla bir "karışım" dan ibaret oluşudur:

"Şüphe yok ki biz insanı yarattık bir katre karışık sudan, denemek için onu..."[18]

Evet... Biz insanı bir katre döl suyundan yarattık, bunda (bugünkü tabiriyle bu "gen"de) pek çok karışımlar, pek çok yetenekler vardır. Onu deneyeceğimiz bir merhaleye varmıştır. Yâni kemalin öyle bir derecesine varmıştı ki biz onu hür, irade sahibi ve ilahi göreve layık olacağı bir şekilde yarattık ve onu sınamaya soktuk, denedik. Hamurunda- genlerinde- muhtelif karışımlar ve yetenekler olduğundan deneriz kendisini, not veririz ona; mükafatlandırır ya da cezalandırırız onu. Halbuki diğer mevcudat böyle bir liyakate sahip değildir:

"...Ve onu görür ve duyar bir hale getirdik; sonra yolu gösterdik ona; ister şükreder, ister nankör olur..."[19]

İnsan hürriyetini, bağımsızlık ve muhtariyetini bu hürriyet ve bağımsızlığın sebep ve kaynağını bundan daha güzel ve bundan daha sarih bir beyanla ifade edebilmek kabil değildir: "Onu sınamaya tabi tuttuk..." Görür, duyar ve bilir bir hale getirdik onu...", "Ona yolu gösterdik..." ...O halde o, kendi yolunu kendisi seçecektir..." Doğru yolu gösterdik ona ister şükreder, ister nankör olur."

Demek ki kamil insan, Kur'an'da da buyurulmuş olduğu gibi "bir katre karışık sudan yaratılmış, karışık bir mayadan yoğrulmuş olan insandır; onun kamilini diğerinin kamilinden ayıran bu "terkip oluş"tur. İşte kamil insan, kamil melekten farklıdır.

Yorum (0) Yorum yaz!

RAMAZAN AYININ İNSAN YETİŞTİRME PROGRAMI

Bütün geceleri ihya edilmesi gereken, dua ve Allah'a yöneliş geceleri olan bu mübarek Ramazan ayının esas amacı insanı programlamak, onu yetiştirmek ve düzelmesini sağlamaktır. Yâni maksat ayıplı, özürlü ve kusurlu insanların ayıplarını gidermelerini, sağlam ve salim birer insan olmalarını sağlamak ve salim insanları da kamil insan merhalesine vardırmaktır.

Ramazan ayının ana programı nefsi tezkiye etmek, ayıplar, eksiklikleri ve kusurları gidermek, hastalıkları iyileştirmektir, Ramazan ayının amacı insani akıl, iman ve iradeyi hayvani ve nefsaani şehvetlere hakim kılmaktır; dua ve Hakka yönelmektir, Allah'a yöneliş, ruhu O'na doğru yüceltmektir. Aksi takdirde bütün Ramazan boyunca, otuz gün açlığa dayan, susuzluk çek, uykusuzluk çek, geceleri ibadete koyul, o camiden şu camiye, o hutbeden bu hutbeye koşturup dur, sonra da bir bak ki Ramazan bayramı gelivermiş!... Ne çıkar?! Neye yaradı bütün bunlar?! Ramazan gelip geçmiş ama adam zerrece olsun değişmemiş, hatta beter bile oluyor bazıları...

İslam, boşu boşuna ağzınızı yumup öylece oturun demiyor ki!... Oruçtan maksat, insanların bu vesileyle kendilerini ıslah edebilmelerine yardımcı olmaktır. Nitekim rivayetlerde "Oruç tutanlar arasında öyleleri vardır ki tuttukları oruçtan, açlıktan başka nasipleri yoktur" ifadesi geçer. Otuz gün boyunca helal yiyeceklere ağız kapamanın sebebi bir eğitimden geçmiş olmak ve ağzına haram lokma almamayı,haram laf etmemeyi, gıybette bulunmamayı, yalan söylememeyi, küfretmemeyi öğrenmektir; helal lokmayı harama tercih edebilmeyi başarmaktır!

Hz. Resul-i Ekrem'in (s.a.a) huzuruna gelen oruçlu kadının hikayesini duymuşsunuzdur; Resulullah (s.a.a) ona süt -ya da herhangi bir yiyecek - ikram eder ve içmesini söyler. Kadın "Ya Resulullah, oruçluyum ben" der, Peygamber "Hayır" buyururlar, "Oruçlu değilsin sen; al ve iç!..." Kadın yine oruçlu olduğunu söyler, bu durum üç kez tekrarlanır, üçüncü defada Hz. Resul-i Ekrem (s.a.a) "Nasıl oruçlu olabilirsin ki; daha bir saat önce mü'min kardeşinin etini yedin ya!..." der ve, "Onun etini yediğini görmek istiyor isen kus (mideni boşalt)" buyururlar. Kadıncağız Peygamberin dediğini yapınca ağzından et parçaları dökülmeye başlar...

Yâni bedenin ağzını helale kapayacak, ama ruhun ağzını harama açık bırakacak, öyle mi!?...

Değil mi ki bir insan yalan söylediğinde ağzından pek şiddetli bir koku yükselir de yedi göğün meleklerini rahatsız eder? Bazen cehennemin neden onca kötü kokacağını soruyorlar; cevabı açıktır bunun, cehennemin pis kokuları dünyada meydana getirdiğimiz ufunetlerdir; ardarda düzüp koştuğumuz yalanlar, ettiğimiz çirkin küfürler ve yaptığımız iftira ve töhmetlerdir. Hele iftira en kötüsüdür bunların... Çünkü iftira hem yalandır hem de gıybet; ikisinin çirkinliğini bir arada taşır, iki büyük günahı bir arada işlemektir.

Vay o kimsenin haline ki bir Ramazan ayını nice iftiralarla geride bırakır, bu mübarek ayda din kardeşlerine töhmetler atar...

Ramazan ayı, bir araya toplanma ve topluca ibadet etme ayıdır, nifak ve tefrika ayı değildir bu mübarek ay!..

 

Yorum (0) Yorum yaz!

ÇİRKİNLEŞTİRİLMİŞ İNSAN

ÇİRKİNLEŞTİRİLMİŞ İNSAN

"Çirkinleştiren değişimler" meselesi üzerinde biraz durmakta fayda var. Kur'an'da "mesğ" tabiriyle geçer bu. Nedir bu "çirkinleşme"? Ne demektir "çirkinleştiren değişimlere uğramak"?! Eski kavimlerden birinin çok günah işlediği ve günahlarda ısrar edişleri sebebiyle peygamberlerinin lanetine uğradığı ve şekillerinin değiştirildiği, çirkin bir şekle sokuldukları anlatılır, hayvana dönüştükleri söylenir. Pek çok kimse duymuştur bunu; mezkur ümmet maymuna dönüşmüştür mesela; ya da kurt, ayı vb. bir hayvan haline gelmiştir. Buna "mesğ" edilmek, yâni kötü bir değişime uğrayarak çirkin bir hale gelmek denir.

Burada, "acaba bu insanlar gerçekten çirkin bir değişime mi uğradılar, yâni hayvan mı oluverdiler?" sorusu geliyor akla... Burada bir incelik var; farz edelim ki insan fiziki olarak değişmiyor, yâni hayvan şeklini almıyor da manevi ve ruhi açıdan hayvanlaşıyor... Mümkündür bu; hatta kötülük, aşağılık ve ruhi çirkinlikte eşi benzeri görülmemiş bir hayvana da dönüşebilir.

Nitekim Kur'an bu hususta "...Onlar dört ayaklı hayvanlara benzerler, hatta daha da sapıktır onlar..."[11] der. Nasıl mümkündür bu? Gerçekten bir insan ruhi açıdan bir hayvana dönüşebilir mi? Evet, dönüşebilir! Zira insanın şahsiyetini meydana getiren unsurlar onun ahlaki ve ruhi yapısıdır, psikolojik özellikleridir. İnsani ahlaktan mahrum olan, insanlık ruhunu yitirip bütünüyle yırtıcı hayvanlara mahsus özellikler kazanan bir insan "çirkinleşmiş" ve çirkin bir değişime uğramış demektir, gerçekten hayvanlaşmıştır, hayvana dönüşmüştür artık.

Bir domuzu ele alalım mesela; ruhuyla vücudu mütenasiptir, yâni bir domuzdur o, domuza mahsus özellikleri vardır tabiatıyla. Bir insan da bu özellikleri taşıyor olabilir, bütünüyle domuza has hasletler kazanabilir. Böyle bir insan "çirkinleştiren bir değişime" uğramıştır işte, insanlıktan çıkmış, domuzlaşmıştır. Mana itibarıyla; batında ve hakikat gözüyle bakıldığında o bir domuzdur ancak, başka bir şey değil.

O halde nâkıs ve kusurlu insan kimi vakit çirkinleşme merhalesine kadar varmaktadır, değişime uğramakta, insanlık hasletlerini yitirmektedir. Bunlara pek az kulak verir çoğumuz; kimileri de daha geç inanmak için bunları mecaz sanır; ancak gerçektir hepsi de.

İmam Seccad (a.s) devrinde yaşamış olan bir zat şöyle anlatır: "Arafat'ta İmam Seccad'la (a.s) birlikte idik. Yüksek bir yerden baktığımda Arafat meydanının dalga dalga, insanlarla dolup taştığını gördüm. İmama "Elhamdülillah hacılar pek ziyade bu yıl" dedim, İmam "Feryatlar ziyade, bağrışanlar çok, hacıysa pek az"[12] buyurdular. Sonra nasıl oldu anlayamadım; İmam nasıl bir görüş verdi bana, kalbimdeki hangi gözü görür hale getirdi bilmem; bana "Bir de şimdi bak." buyurdular, baktım... Hayretten küçük dilimi yutacaktım neredeyse; meydan hayvanlarla doluydu, tam bir hayvanat bahçesiydi gördüğüm! Birkaç insan da vardı ki hayvanlar arasında şuraya buraya hareket halindeydiler. İmam "Görüyor musun?" buyurdular, "İşin batını budur işte!"

Mâna ve batın ehli nazarında gün gibi aşikar olan bir gerçektir bu, inanmayan modern akıllar ise hatayı aynada değil, kendilerinde aramalıdırlar. İnsanların batınını görebilen, hakikatini idrak edebilen kimseler günümüzde de vardır.

Tıpkı dört ayaklı hayvanlar gibi yiyip içmekten, yatıp uyumaktan ve cinsel ilişkide bulunmaktan başka bir amaç ve haz tanımayan, hayatı ve yaşamanın amacını bunlarla özetleyip bunlardan ibaret sayan bir insan gerçekten hayvan değil de nedir? Böyle bir insan gerçekten "çirkinleştirici bir değişim"e uğramamış mıdır? Bütün ruhuyla bir hayvana dönüşmemiş midir?! İnsanlık gerçeğini unutmuştur böyleleri, insani hasletlerini bütünüyle bırakmış ve kendilerine hayvani hasletler kazandırmışlardır. Nebe' suresinde şöyle bir ayet yer alır:

"Şüphe yok ki ayırma gününün vakti de tayin edilmiştir. O gün sur üfürülür de gelirsiniz bölük bölük. Ve gök açılmış, kapılar haline gelmiştir; ve dağlar yürütülmüş, seraba dönmüştür..."[13]

Evet... Kıyamet Günü insanlar bölük bölük haşr olunacaklardır... Ehl-i Beyt İmamları (a.s) mükerrer defa "bu bölüklerden sadece birinin insan şeklinde haşr olunacağını" bildirmişlerdir! Diğer gruplar karıncalar, maymunlar, akrepler, yılanlar, kaplanlar vb. şeklinde haşr olunacaklardır.

Neden? Allah-u Teala'nın bir insanı sebepsiz yere hayvan kılığına sokması mümkün müdür? Elbette ki hayır. Ancak dünyadayken akrepleşen, şunu bunu iğneleyip zehrini dökmeyi adet edinmiş olan, üzmekten ve eziyet etmekten zevk duyan kimselerdir ki maskeleri düşecek, gerçek yüzleri ortaya çıkacak ve dünyada edinmiş oldukları kişilik ve dolayısıyla bürünmüş oldukları hal ile, yâni akrep şekliyle haşr olunacaklardır. Aynı şekilde gerçekte maymunluğu tercih eden ve dünyadayken maymunluktan başka bir şey yapmayıp iyiden iyiye maymunlaşan insanlar da maymun haline getirilecek ve bu gerçek kimlikleriyle haşr olunacaklardır.

Dünyadayken köpekleşenler kıyamet günü köpek halinde haşr olunacaklardır, gerçek budur...

"Kıyamet günü insanlar niyetleriyle haşr olunacaklardır."[14] arzularına, maksatlarına, gerçek sıfat ve gerçek hasletlerine göre hesaba çekileceklerdir. Siz bu dünyada nesiniz, hangi durumdasınız, konumunuz, kimliğiniz nedir? Ne almak istiyorsunuz, istekleriniz nelerdir? İstekleriniz bir insanın istekleri midir, insanca mıdır? Yoksa yırtıcı bir hayvanın veya bir kuşun istedikleri midir sizin de istedikleriniz? İstekleriniz ve arzularınız neyse siz de osunuz işte! Ve, olduğunuz gibi haşr olunacaksınızdır! Sair tapınmalardan men edilmiş olmamızın sebebi de budur işte; Allah'tan başka kime ve neye tapıyorsak o bizim aslımızdır, gerçek kişiliğimizdir. Paraya mı tapınıyoruz, pulperest miyiz? O halde para bizim gerçek mahiyetimiz olmuş, varlığımıza işlemiş demektir; bütünleşivermişizdir onunla. Bu para, kıyamette kıpkızıl olacak nesnedir işte; Kur'ân'ın da buyurmuş olduğu gibi dünyada bu nesneye tapan ve bütün varlıkları servet aşkıyla yoğrulanlar ahirette de bu nesneyle bütünleşiverecektir, ayet-i kerimede zikredilmiş olduğu gibi:

"...Altını, gümüşü biriktirip Allah yolunda harcamayanları acı bir azapla müjdele! O gün cehennem ateşinde bunların üzeri kızdırılıp alınlarına, yanlarına, sırtlarına bastırılacak ve işte bunlardır kendiniz için biriktirdiğiniz şeyler" denecek, tadın biriktirdiklerinizin âzabını."[15]

Kimileri, artık madeni para geçersiz oldu, kağıt paralar çıktı piyasaya diyebilirler, idrak yetersizliğidir bu. Ahiret dünyasında varlıkların mahiyetleri farklıdır; para, onu sevenin cehennemi olacaktır deniliyorsa bunun altını, gümüş ve kağıdı söz konusu olmaz artık, o kağıt onun cehennemi olacak, yakacaktır, mesele budur.

Bunlar insanı çirkin bir değişime uğratan sebeplerdir işte. Bu gece konuşmamın mihverini sağlam ve eksik insan, salim ve ayıplı insan mevzularına ayırmaktan amacım şu neticeyi ortaya koymaktı: Ukdeli insan ayıplı insandır, özürlüdür, hastadır. Herhangi bir maddeye tapan bir insan -dikkat ediniz, maddeyi kullanan ve maddeden ihtiyaç ölçüsünde istifade eden insan değil, dünyadaki nesnelerden birine tapan insan diyoruz- ayıplı ve kusurlu insandır, hastadır; değişmiş ve çirkinleşmiştir.

Yorum (0) Yorum yaz!